Birey etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Birey etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Temmuz 2008 Perşembe

Tek Yönlü İletişim


Bülent Akdağ

Dil bir aynadır, herkes orada kendini görür.”

Herkes biraz da yalnızdır... Kalabalıklar içinde... Kitle, herkesi yutmaya çalışır nedense... Sürükler... Birdenbire ve nedenini kavrayamadığımız bir anda yalnızlığı yaşayıveririz... Belki bazen, yabancılaşmanın doruk noktasına yuvarlandığımız da olabilir... Bıkmadan usanmadan yüzümüzü görebileceğimiz “birşey” ararız yine de; yüzümüzü görebileceğimiz bir yüz belki, kitlenin içinde ve fakat kitleyi göremeden... İlk anlarda ruhumuzu saran bu yalnızlık durumuyla baş edemeyeceğimizi düşünüp yılgınlığa kapıldığımız da olur; ama gitgide alışırız ve unuturuz. Yalnızlığımızı unutmak kaderciliğe boyun eğmektir ister istemez. Çünkü artık “ben”, “kitle” olmuştur; yani tüm “ötekiler”den biri... Böylece herkes ötekileşerek yalnızlaşır...Tüm ötekilerin toplamından daha fazla birşeydir “kitle” ve yalnızlığı giderecek yerde artırır nedense... Farklılaşmayı isteriz doğallıkla. Dil, size farklılığınızı gösterir... Eksikliğinizi, fazlalığınızı, tekilliğinizi ve çoğulluğunuzu... Öteki olduğunuzu, “kitle” içindeki yalnızlığınızı yani...Korkarız da... Dilsizlik korkusudur biraz bu... Anlaşılamamak sıkıntısı...Hiç kimseye söylemeyeceğiniz bir şey yaşayabilir misiniz ? Sözgelimi, bir gün bir şey yapın ve bunu ölene kadar kimseye söylemeyin. Yalnızca size ait bir sır olsun bu. Nasıl bir şey diye mi soruyorsunuz ? İpucu verebilirim: anlamlı ve iyi bir şey olmalı... Ve sıradan olmayan bir şey. Biçimini de siz bulun artık. İşte yalnızlık korkusundan kurtulabilmek için atabileceğimiz ilk adım bu olabilir.Herşey, anlamlandırıldığı sürece yaşıyor... Nesneler... Doğa... İnsanın kendisi... Biriktirdiğiniz eski eşyalar... Anlam üretemediğimiz zaman boğuluyoruz.Cuma, Robinson’un adasına gelinceye kadar Robinson iletişimsiz yaşamaktaydı... Yalnızdı... Yalnızken kendi kendisiyle bir iletişim kurabildi belki; ama bu, insanın kendisiyle satranç oynaması gibi bir şeydir. Bir monolog... İçsel dünyanızı sorgulamaktan öteye gitmez. Güçlü olmayı gerektirir. Bu durumdaki insan, yalnızlığa dayanabilecek bir iç duyguyu barındırabilmelidir. Montaigne’nin “Denemeler”inde sözünü ettiği türden bir yalnızlıkdır bu; herşeyi yitirme durumuna hazırlıklı olmak bir bakıma... Baudelaire’in “Paris Sıkıntısı”nda söz ettiği yalnızlık; “....yalnız olamamak gibi büyük bir mutsuzluk...” Sözgelimi, şairler ve filozoflar, yalnızlığa büyük ölçüde gereksinim duyan insanlar olageldi. Bunu, üretmeleri ve düşünmeleri için bir gereklilik olarak algılıyorlardı belki de. Ama, sıradan insan için gereksinimi duyumsanan şey yalnızlık olmadı hiçbir zaman. Yaşamlarını sürdürme eylemliliği içindeki milyarlarca insan için gerekli olan şey, hep iletişim oldu...

İnsanoğlunun başlangıcıyla birlikte varoldu iletişim. Toplumsal bir konuşma dilinin ortaya çıkmasına dek, bir işaretler sistemi ve gırtlaktan-genizden çıkarılan içgüdüsel bir tepki şeklindeydi. Sözgelimi, henüz bir konuşma dili yokken ilkel insanlar bir mamut’a aynı anda mızrak atmak için nasıl anlaşıyorlardı ? Bu, aynı anda çıkarılan bir “ses” sayesinde oluyordu büyük olasılıkla. Ağır bir eşyayı yüksek bir yere kaldırmak isteyen iki kişinin iki uçtan tutup “hooo hop” diye bir ses çıkarmalarında olduğu gibi. İlkel dönemlerde, ortak üretim faaliyetleri dili oluşturmaya başlayınca iletişim de toplumsallaştı. Dili keşfeden ilk insanların ortak anlamlar ve iletiler üzerinde uzlaşması sonucunda ‘iletişim’ kurmak daha kolay bir duruma geldi. Resim-yazı, düğüm-yazı, duman, hiyeroglif ve alfabe sistemleri iletişimi daha da kolaylaştırdı. İlkel insan mağara duvarlarına yaptığı resimlerle hiç farkında olmadan milyonlarca yıl sonrasıyla bir bağ kurmayı başardı. Nasıl ki biz de bugün, uzaya gönderdiğimiz radyo sinyalleriyle gelecek bin yıllarla iletişim kurmaya çabalıyoruz; ve üstelik, iletişim kurmak istediğimizin farkındayız artık...İnsan uygarlığı, “anlamlar”ın aktarılması ve çoğaltılması sayesinde oluştu galiba... Yoksa içgüdülerine göre yaşayan ve bilinçli hiçbir anlam üretemeyen hayvan topluluklarından farkımız kalmayabilirdi...

“İletişim”, bir bilim olmaktan önce bir davranış biçimi. “Hayır” anlamına gelen “cık” işareti İngiltere’de başın yana doğru sallanmasıyla, bizde ise yukarı doğru kaldırılmasıyla yapılır. İşte iletişimin davranış boyutunda bir kültürel farklılık örneği. İletişimi davranışsal bir boyut olarak ele aldığımızda, yerel anlamlar ve evrensel anlamlar ile karşı karşıya kalıyoruz. Biliyoruz ki pek çok düşünürün rüyası, tüm insanların anlayabileceği ve anlatabileceği simgeler üzerinde uzlaşmak, olmuştur. Bunlardan en önemlisi kuşkusuz Leibniz’in universal karakteristik dediği bir evrensel sembolik dil kurma çabasıdır. Günümüzde bir aralar Esperanto adı verilen dünya dili oluşturma çalışmaları yapılmışsa da özellikle konuşma dilinde yerelliğin ve kültürel ayrıntıların ağır basması bu çabaları sonuçsuz bıraktı.Bilginin ve bilimin değerli kılınması, iletilmesiyle olasıdır. Böylece, bilim dalları arasındaki yardımlaşmanın en önemli boyutunu ve başlangıç noktasını iletişim olgusunda görebiliriz. İletilmeyen hiçbirşey yoktur ki anlamış ve bilmiş olalım... Descartes yaşasaydı şöyle diyebilirdi: İletiyorum, o halde varım... İletilme olanağı olmayan bir şey filozofların sözünü ettiği “kendinde şey” olabilir ancak.İletişimin en önemli özelliği, insanların birbirleriyle anlaşması, birbirlerini anlaması için bir araç olmasıdır. Çeşitli tarzlarda ortaya çıkan iletişim süreçleri, insanlık tarihinin her aşamasında insana, doğayla mücadelesinde ve bilgi birikimini yaymada kolaylık sağlamıştır. “İletişim ve iletişim işleyiş konusunda bilgilerimiz arttığı ölçüde belli bir takım parçaların birbirine nasıl bağlandığını ve birbiriyle olan ilişki örüntülerini daha iyi kavrayarak çevreyi daha yoğun ve güçlü bir biçimde etkileyebilmek mümkündür” (Yüksel, 1994, s.8).Şimdi, nedir bu iletişim dediğimiz ve canımızı sıkan şey ?Latince’de communicatio sözcüğünün karşılığı olan iletişim sözcüğünün kökündeki communis sözcüğüne dikkat edersek iletişimin “yalın bir ileti alışverişinden çok toplumsal nitelikli bir etkileşimi, değiş tokuşu ve paylaşımı içerdiğini” (Zıllıoğlu, 1996, s.3) belirtebiliriz. “Anlaşılacağı gibi, dilimizdeki karşılığı yabancı dillerdeki anlamının en önemli kesimini dışarıda bırakmaktadır. Birey ile birey (ya da bireyler) arasında yapılan bir anlam yüklü simgeler gönderimi, alımı, işlenimi, yeniden-gönderimi, yeniden-alımı ve yeniden-işlenimi, vb., süreci olarak ifade edilen iletişim terimi, communication sözünün temelindeki toplumsallaşma anlamını ifade edememektedir. Oysa latincedeki anlamı, communa, de communis, communicare gibi kelimelerden de anlaşılacağı gibi, bir ortaklığı, toplumsallaşmış olmayı, birlikteliği, iştirak haline gelmiş olmayı kapsamakta; dolayısı ile, iletişimi bireyler arasında bir süreç olarak ifade edebilmektedir ” (Oskay, 1993, s.310).

İletişim, “haberleri, düşünceleri, duyguları bildirme, düşünceleri paylaşma ya da değiş-tokuş etme etkinliği; bilgi, haber, düşünce ya da görüş alışverişi, ileti”dir; bir başka açıdan iletişim,“bir aklın bir başkasını etkilediği tüm işlemleri içerir; bu da kuşkusuz, yazı yazmanın ya da sesli konuşmanın yanısıra, müziği, görsel sanatları, tiyatroyu, baleyi, tüm insan davranışlarını kapsar ” (Usluata, s.11). “Bireyler arasında ortak simgeler sistemiyle gerçekleştirilen anlam ve bilgi alışverişi” (Ana Britanica, 1988).

Görüldüğü gibi, farklı tanımlarda ortak bir nokta var, o da: herhangi bir “anlam”ın bir noktadan başka bir noktaya aktarılmasıdır. ‘Anlamlar’ üzerinde uzlaşmak temel sayıltıdır. Bu konuda herhangi bir güçlük varsa iletişim zaten gerçekleşmez ya da çok zor gerçekleşir. İstediğiniz frekansını tutturamazsanız istediğiniz iletiyi de ulaştıramazsınız. Diğer taraftan belirtilmesi gereken şudur ki; iletişim karşılıklı bir ‘anlam alışverişi’dir. İki taraf da belli bir tepki vermelidir. Anladığını ya da anlamadığını belirtebilmelidir. Bu gerçekleşmezse işte baştan beri belirttiğim, insanın kendi kendisiyle yalnızlığı değil ama, başkalarıyla -ötekilerle- yalnızlığı süreci de başlayıverir...

Frankfurt okulu iletişimin tek yönlü bir otoriteyi simgelediğini savlar. Buna göre siyasal belirleyicilerin ve genel anlamda devletin ideolojik aygıtlarının oluşturduğu dominant kültürel yapı ve süreçler iletişimin de yönünü belirlemektedir.“İdeolojik consensus, Habermas’a göre, işte bu çarpıklaştırılmış iletişim içinde oluşturulmakta; bugünkü toplumlarda yöneten kesimler ile yönetilen kesimler arasındaki işlevsel ve kamusal farklılaşmalar gelişkin ve yeni bir teknolojinin gereklerine ve olanaklarına uyarak sürdürülmekte olduğu için, gerçekte, bugünkü toplumlarda çift yönde akışlı gerçek bir toplumsal iletişim bulunmamaktadır” (Oskay, 1993, ss.261-262). Çünkü tek yönlü iletişim, iletişim sayılamaz...

İletişimin toplumsal boyutunda ortaya çıkan bu tıkanıklığın yanı sıra, iletişimi zorlaştıran ya da ortadan kaldıran bireysel ya da çevresel nitelikli pek çok engel vardır. Bunlardan bazıları şöyle ifade edilebilir: Bireysel görüş farkları, duygular, kalıplaşmış kavramlar, korunma duyguları, savunma mekanizmaları, dogmatik zihniyetler, konuşma ve yazı dilindeki karışıklık, sosyal ve formal statülerden, akademik ve mesleksel gelişme farklarından kaynaklanan ayırımlar, toplumsal hiyerarşiler ve daha pek çok şey...Ayrıca, tek yönlü iletişimin anlamsızlığının, toplumsal iletişimin bir sömürü aygıtına dönüşmesinin ve yukarıda sözünü ettiğimiz iletişim engellerinin yanı sıra, “iletişim” dediğimiz sürecin çeşitli nedenlerle bozulması da söz konusu olabilir. “Bildirinin ‘tüketim’den kurtulabilmesi için, sızan ve alımı (reception) karıştırma eğilimi gösteren gürültüye karşın, anlam(lama) (düzen) ana çizgilerinde bozulmamış olarak kalabilecek şekilde davranabilmek için – kısaca bildirimin en azından bir bölümünün gürültüden sonra kalabilmesi için – bildiriyi adete saymaca düzenin yinelemeleriyle, iyice belirlenmiş olasılıkların bir bolluğuyla sarmakgerekecektir. Bu olasılıklar bolluğu, artık-bilgi(redondance) dedikleri budur. Diyelim ki, ‘seni seviyorum’ bildirisini iletmek durumundayız. Varsayalım ki, bu tümce sıkışık bir telefon hattı üzerinde ya da acemi bir telgrafçıya bırakılan bir hat üzerinde yollanmış olsun. Ama hemen şunu söyleyelim, bildirişim bakımından karşılaşılan bütün engeller ve kazalar, gürültü sayılır. Bildirinin doğru biçimde alınmasından ve aradaki uzaklığın ya da parazit yapan öğelerin, belirgin çizgileri ‘senden nefret ediyorum’ biçiminde anlaşılacak şekilde değiştirmesinden emin olmak üzere, bir önlem olarak ‘seni seviyorum, aşkım benim’ diyebilirim. Bu öğelere dayanarak ve işler ne denli kötü giderse gitsin, bu bildiriyi alacak kişi onu yeniden kurma olanağı bulacaktır. Uygar yaşamın göreneklerine ve duygusal ilişkileri düzenleyen olasılık(lar) dizgesine göre, bir kimseye ‘aşkım benim’ diye seslendiğinde, kendisine küfredildiğini düşünmez herhalde; böylece tümcenin ilk yarısı da aydınlığa kavuşmuş olur” (Eco, 1992, ss.70-71).

Türkiye’de devletle toplum arasında tek yönlü bir iletişim o kadar yaygınlaştı ki, bir taraf neredeyse yok sayılıyor. Sözgelimi bir eğitimci çalıştığı okul kanalıyla bir sorununu dilekçeyle Bakanlığa iletiyor, ama yanıt yok. Alıcıdan ses seda çıkmıyor... Hükümet, memur maaşlarını %15 yaptım diye iletiyor, bu kez bu taraftaki alıcıdan çıt yok... Devlet benim hukukum böyle, ister beğen ister beğenme diyor, bu taraf ‘ya şükür’ diyor. Telefonlar dinleniyor, mektuplar açılıyor, medya “eğlence iletişimini” çılgınlığa çeviriyor, bilimsel iletiler çarpıtılıyor, öğretmen isteyen öğrenciler ‘yanlış’ algılanıyor, ÖSYM ‘ben yaptım, oldu’ diyor ve herşeyi allak bullak ediyor, vs.vs... İletişimin böylesine tek yönlü duruma getirildiği, iletişimi bozabilecek ortamların bu kadar çok olduğu, bireylerin böylesine yalnızlaştırıldığı – yabancılaştırıldığı- bir toplumsal ortamda birşeyleri “iletmek” gerçekten zor... Ama herşeyi iletmek de olası bir yandan...Belki yalnızca Tanrı’yı iletemezsiniz... Bir de tam olarak kendinizi... Buyurun çıkın işin içinden... Bilmiyorum, ne demek istediğimi iletebildim mi ?

KAYNAKÇA

Ana Britanica. 1988

Baudelaire, C.Pierre. Paris Sıkıntısı, Çev.: T.Yücel, İkinci basım, İstanbul: Adam Yayıncılık, 1984.

Eco, Umberto. Açık Yapıt, Çev.: Y. Şahan, Birinci basım, İstanbul: Kabalcı Yay., 1992.

Montaigne. Denemeler, Çev.: S. Eyuboğlu, Cem Yayınevi, 1980.

Oskay, Ünsal. Kitle İletişiminin Kültürel İşlevleri. İstanbul: Der Yay., 1993.

Usluata, Ayseli. İletişim.

Yüksel, A.Haluk. Bireylerarası İletişime Giriş, Eskişehir, 1994.

Zıllıoğlu, Merih. İletişim Nedir ?, İstanbul, 1996.


***
Referans: Akdağ, Bülent. “Tek Yönlü İletişim”, İskenderiye Yazıları Dergisi. Sayı: 24, 2000.

Unanimizm, Durkheim ve Linç


Bülent Akdağ

Paris yakınlarında bir bahçe içinde eski bir konak. Heyecanlı, coşkulu yedi genç yazar,"Kardeş Sanatçılar Topluluğu"nu bu konakta kurarlar. Herkes kendi evinden en güzel eşyalarını getirir. Hatta içlerinden biri çoluğu çocuğuyla birlikte gelmiştir. Yıl 1906. Sonbahar. Yaklaşık bir buçuk yıl ortaklaşa yaşarlar. Gençlerin bu girişimini destekleyen bir politikacı da bir matbaa hibe eder konağa. Dizgi baskı işlerini de birlikte öğrenirler ve kendi yapıtlarını basmaya karar kılarlar. Konağın ismi Abbaye'dir. Manastır ya da Tekke anlamlarına gelir. Konağın giriş kapısında Rabelais'in şu sözleri yazar:

"...Bir sığınak, bir kaledir burası

Dünyayı saran kötülüklere karşı.

Yalana dolana yer yok burada,

Gel, gerçek bir inanca katılmaya.

Sizler girmeyin buraya, softalar,

Sivri akıllı bunaklar,

Koca göbekli asalaklar..." (1)


Konak bir Sanat Evi işlevini görür. Bir çok genç şair gelip şiirlerini okur, müzisyenler müziklerini çalar, ressamlar resimlerini sergiler, tiyatrocular oyunlarını oynarlar.Bir gün, gök gözlü genç bir adam çıka gelir konağa. Yirmi bir yaşındadır. Bisikletini bahçedeki bir ağaca yaslar. Kapıdan girip, elindeki kağıtları masanın üstüne bırakır. La vie Unanime (Hep birlikte yaşama) adlı şiir kitabının müsveddeleri yüksek sesle okunur o akşam. Herkesin çok hoşuna gider. İşte konağın Jules Romains ve Ünanimizm ile ilk tanışmasıdır bu.Unanimus, latincede "aynı ruhu taşıyan" demektir. Ünanimizm, insanın varoluşunu topluluk bilincinde gören bir yazın akımıdır. İnsan yaşamını gizemli bir şeklide yönlendiren ruhsal ve düşünsel gerçeklikleri betimlemeye çalışır; topluluk ruhunu sorgular ve bireyi bu "ruh" içinde ele alır.Kentin sanatıdır ünanimizm... Dünyanın bütün yolları kentlere çıkar. Topluluk ruhu kentin ruhudur gerçekte. Sokaklar, binalar, insanlar, sinemalar, tiyatrolar, parklar, seyyar satıcılar, sokak lambaları, trafik ışıkları, hava kirliliği, gürültü, karmaşa, keşmekeş, kaos...Neden bir mıknatıs gibi çeker insanı kentler ? Sözgelimi İstanbul ? Kentin ruhunu soluyan insan artık kente aittir çünkü...Yalnızca ailesine, sevgilisine ya da dostlarına ait olmanın ötesine geçer birey; birey kentindir artık... Bu, bireyin kendi özgür istenciyle ve doğal olarak oluşan bir özdeşleşmedir. Kentin büyüsü sarıp sarmalar insanı; ister istemez kenti seçer artık, kent dışından sıkılır, uzun süre ayrı kalamaz kentten. Kentin, insan yüzlerinin ve kentsel nesnelerin üstünde bir anlamı vardır. Bütün parçaların toplamından farklı ve fazla bir şeydir. Kentle bütünleşen birey kendi varlığını çoğaltır böylece. Kentin heyecanı, coşkusu bireylerin varlığının tohumudur. Sizi devindiren, canlandıran, motive eden imgeler toplamıdır kent, psikolojik anlamda bir uyarıcıdır. Ama "siz" tekil bir varlık yani "sen" değildir. "Siz", "biz"dir artık; kentteki tüm insanların birliktelik duygusudur bu. Böylece kent "Sen"i "Biz" yapar... Bir miting alanındaki insanlar, bir tiyatro oyununu alkışlayanlar, bir semt pazarında alışveriş yapanlar, konser izleyicileri, kentin kalabalık bir caddesinde gezinenler, bir akşamüstü garda uzaklardan gelen treni bekleyenler, iş çıkışları belediye otobüsünde sıkış tepiş evlerine dönenler ve daha pek çok topluluk...İşte tüm bu insanlar ortak bir ruhta bütünleşmiştir. Romains' e göre bu Tanrısal bir ruhtur ya da Tanrı'nın kendisidir. Topluluk dağılıp, son iki kişi de birbirinden ayrılınca Tanrı ölüverir. Tıpkı Aristoteles'in ruh kavramı gibi: Nasıl ki bir tas içine koyduğunuz su, tas kırılınca akar, dağılır; insan ölünce ruhu da yok olur gider, işte topluluk dağılınca da ortak ruh yitiverir. Sözün özü, kent ölünce "can-lılık" da ölür...Ünanimizme göre kent insanı yalnızca insanların ve nesnelerin kuşatması altında değildir. Bunların yanı sıra duygusal veya düşünsel öğeler de çepeçevre sarar insanı ve ortak yaşamın bir kanıtı oluverir. Sözgelimi, kentlerin sokak tuvaletlerinde, dolmuşların koltuk arkalarında, yolcu vapurlarında, duvarlarda "aşk üzerine" abartılı "tosun" edebiyatına oldukça sık rastlanmaktadır. Bu dizeleri az ya da çok herkes bilir; ortak bir bellek oluşmuştur yani. Ya da intihar için köprüden atlama duygusu, bir dakika karanlık girişimiyle oluşan düşünsel bağ, pazar gecelerinin 'ertesi gün erken kalkma' düşüncesi, pazartesi günlerinin futbol kavramı, sokakta yürürken burnunuzun dibinde aniden bir mikrofon görme sendromu, halk ekmek kuyruklarında önde yer kapma düşüncesi ve skandallar, olaylar, ölümler üzerine duyumsananlar... Bütün bunlar kentin vantuzlarıdır. Kent bir ahtapot gibi yapışır insana ve canımızı da acıtır bir yandan...Bir "hiç" olduğunuzu, hiçbir dostunuzun, ar-kadaşınızın olmadığını, hiç kimseyle iletişim ku-ramadığınızı, günlerce evden çıkmasanız kimsenin sizi aramayacağını, saltık bir yalnızlık duygusu içinde olduğunuzu düşünüyorsanız, faturalarınızı ödemeyin ! Yalnız olmadığınızı anlarsınız o vakit. İşte kent. Kent sizi yeniden ruhuna alıverir ve faturaların ortak ruhunda yeniden "çoğullaşma" ya başlarsınız; sözgelimi ödeme yaptığınız bankadaki kıza aşık oluverirsiniz, fatura kuyruğunda biriyle tanışıp yeni bir iş kurarsınız, fatura ödemeye giderken kaza geçirip hastaneye düşüverirsiniz, vs. vs..


**

Les Régles de La Méthode Sociologiique adlı kitabında Emile Durkheim şunu belirtir: "Kuşku yok ki bireysel bilinçler olmadan ortaklaşa nitelikte hiçbir şey ortaya çıkamaz. Ama bu koşul yeterli değildir. Bu bireysel bilinçlerin biraraya gelmesi ve belli bir biçimde birleşmeleri de gereklidir. Toplumsal yaşam, bu birleşmelerden meydana çıkar. Küme tek tek onu yapan bireylerinkinden tümüyle değişik bir biçimde düşünür, duyar ve davranır. Öyle ki, bireylerden yola çıkılırsa kümede ne olup bittiğini anlamak olanaksızdır. Toplum bizi aşan bir şey olmakla birlikte, biz onu yakala-yabileceğimiz bir şey gibi duyarız; bizi aşmakla birlikte içimizdedir; çünkü ancak bizde ve bizim aracılığımızla yaşayabilir. Daha doğru-su bir anlamda toplum doğrudan doğruya biziz." (2)Durkheim, "ortak bilinç = toplumsal bilinç" kavramının bireysel bilinçlerin bir toplamı ol-madığını, kendi ilkelerine ve yasalarına göre evrimleşen ve her toplumda bağımsız bir varoluşa sahip bir inanç-duygu bütünlüğü olduğunu savlar. Toplumsal gerçeğin kökeni toplumsal bilinçtedir. Bireysel bilinçler geçici, toplumsal bilinç ise kalıcıdır. Kuşaktan kuşağa tüm bilinçler birbirine bağlanır. Toplum bireylerden değil, birey toplumdan doğar. Toplum metafizik bir varlık durumundadır.Ortak bilinç gibi bir metafizik kavramın abartısıyla gelinen nokta toplum=tanrı formülüdür. Durkheim toplum ve tanrı arasında bir fark gözetmez. Dindarlar için Tanrı neyse birey için de toplum odur. Ortak-toplum bilinci Tanrısallaşmış olarak bireysel bilinçlere yerleşir.Böylece, toplum-birey diyalektiğini metafiziğin kaygan ve belirsiz zemininde kurmaya çalışan Durkheim'in felsefe özentisi sisli bir hava oluşturmuştur.Toplum denilen bütünlük "dayanışma" olgusuyla açıklanır: mekanik ve organik dayanışma . Ortak bilincin en yoğun görüldüğü toplum tipi, mekanik dayanışmanın görüldüğü modellerdir. Bu tip toplumlar sanayi öncesi dünyada yaygın olarak görülen kırsal-köysel topluluk biçimleridir. İnsanlar arasında duygu, değer ve inanç bakımından yoğun benzerlikler söz konusudur. Aynı geleneklere, aynı sosyal normlara, aynı inanma biçimlerine sahip insanların yaşadığı mekanik toplum modelindeki bu "uygunluk bilinci" insanları bir "sürü" niteliğine sürükler ve böylece "birey" kaybolur. Durkheim'e göre toplumsal tarihin ilk biçimi olan ilkel topluluk dönemi, mekanik dayanışmanın orijinal örneği olarak düşünülmüştür. Ancak, günümüzde dahi niceliksel olarak bu modele benzeyen yapılara rastlamak olasıdır. Ümmet tipi yaşama tarzları, tekkeler, tarikatlar, şeyh merkezli gruplar, teokratik devlet biçimleri, mekanik dayanışma tarzına benzeyen ve ne gariptir ki teknoloji ve kapitalizm yerine mistik ve ruhani verilere dayalı "robotik insan toplulukları" oluşturan anti-çağdaş örnekler olmayı sürdürüyor.Kapitalizme tam entegre olamamış feodal ve yarı-feodal toplumlarda, özellikle doğu toplumlarında "topluluk bilinci" birlikte yaşamanın koşulu durumundadır.Organik dayanışma ise iş bölümünün ortaya çıkması ile gerçekleşir. Bu, üretim alanında farklılaşmanın başlaması ve çok çeşitli iş alanlarının, mesleklerin ortaya çıkması şeklinde görülen bir işbölümüdür. Böylece topluluk içinde farklılaşmalar başlar ve bireycilik doğar. Toplumsal farklılaşmadan tüm kurumlar payını alır. Ortak bilinçte bozulma baş gösterir. Toplumun ortak bilincindeki bu zayıflamaya Anomi adı verilir. Anomi; kuralsızlık, düzensizlik, toplumsal karışıklık ve bozulma durumunu ifade eder. Toplumsal ahlak ve tüm değerler sistemi çöker. Kimse hiçbir şeyden sorumluluk duymaz. Kuralsızlık kural durumuna gelir. Hukuk işlemez ya da kişilerin çıkarlarına göre işletilir.Böylece, insanlık tarihi, "sürü insan" niteliğinden kurtulup özellikle 18.yüzyıldan itibaren "birey" olan insanın mutlak bir bireyciliğe doğru sürüklenişine tanık olur. Durkheim'ın çözümlemeleri, ortak bilinç kavramı açısından bir ruhsallık merkezinde olsa da "dayanışma" kavramı açısından mekanik ve organik toplumlar öngörerek toplumsal gerçeği açıklama denemesi olması bakımından önemlidir.


**

Linç, faili tek kişiye indirgenemeyen öldürme, yaralama eylemi olarak son yıllarda ülkemizde oldukça sık karşılaşılan bir olgudur. Hukuk iradi davranışları kapsayan bir kurumdur ve ancak özgür insanı yargılar. Özgür insan, kendi iradesini kullanan insandır. Akıl hastaları ve henüz kendi iradesini kullanamayacak durumda olan çocuklar, yaptıkları eylemlerden ötürü sorumlu tutulmazlar. Günümüz hukukunda özgürlük ve sorumluluk arasında bir neden-sonuç ilişkisi vardır. Ama bu durum birey için geçerlidir. Linç olayında birey yoktur. Birey iradesi gitmiş yerine ortak irade gelmiştir. Ölümle sonuçlanan linç olayında öldürücü darbeyi vuran kişi tespit edilmemişse suç fiili tek kişiye değil, linçi gerçekleştiren tüm kişilere ait olarak ele alınır. Bu durumda hukukta "el uzatma" kavramı göz önünde bulundurulur ve birey, bireysel öldürme fiilinden daha az ceza görür. Sözgelimi bireysel öldürmenin cezası 24 yıl hapis ise "el uzatma" fiili yoluyla öldürmenin cezası 8 yıl civarında olur. Linç olayına katılan birey, psikolojik ve duygusal anlamda kendisi değildir artık. Bir ideolojinin, bir inancın, bir geleneğin, bir örfün aracı durumuna gelmiş yani nesneleşmiştir. İnsan yoktur artık, onun yerine, hipnotize olmuş bir "sürü" vardır. Bireysel iradeler ortak bir irade içinde erimiş ve kişi böylelikle sorumluluğu başkalarıyla bölüşmüştür. Tek başına olmanın sorumluluğuna sahip değildir artık. Ortak sorumluluk pek çok riske girmeyi de kolaylaştırıverir. Birey yalnız başına kalkışamadığı eylemlere kalkışabilir böylece. Çünkü grup bireyi saklamakta, bir bakıma kendi içinde eritmektedir. Ortak irade bireyin kimliği olur ve hukuksal anlamda birey özgür sayılmaz bu durumda.Linç olayları, hukukun geçersiz ya da yetersiz olduğu, objektif olarak işlemediği, dava sonuçlarının zaman açısından uzun bir döneme yayıldığı ve insanların hukuk bilincine sahip olmadığı, eğitim düzeyi düşük toplumlarda daha yaygın olarak görülmektedir. Hukuka güvensizlik linç olayının nesnel nedeni, hukuk bilincine sahip olma ya da olmama ise öznel bir nedendir. Çağdaş demokrasinin ilkelerinin tümüyle uygulandığı ülkelerde linç olayına rastlanmamasının ya da çok az rastlanmasının nedeni hukuk bilinci ve hukukun üstünlüğünün işlemesidir sanırım.Günümüz Türkiye'sinde insanlar düşüncelerinden dolayı bile linç edilmektedirler. Linç olayına karışanlar karşı düşünceyi suç olarak görüp kendi kendilerine yargılamakta ve cezasını da yine kendileri vermektedirler. Bu ilkel ve vahşi tutum, savunmasız birey ya da bireylerin yaralanması ve ölmesiyle sonuçlanmaktadır. Hepimizin çok iyi bildiği iki acı örnek Sivas'ta Madımak Oteli linçi ve Metin Göktepe'nin linçidir.Düşünce özgürlüğüne karşı olmakla bir ilişkisi olmasa da Adliye önlerinde ya da suçlulara tatbikat yaptırılırken meydana gelen linç olaylarının, cezanın hemen verilmesi düşüncesine dayalı olarak gerçekleştiğini biliyoruz. "İnsan olma"nın yitirildiği bu girişimlerin ağırlığı ve bedeli "ortak irade" kavramıyla hafifletilemez ve ödenemez. Suçun bireysel ya da toplumsal oluşunu sorgulamadan; suçun insanın doğasından gelen saldırganlık iç dürtüsünden mi kaynaklandığı yoksa sistemin ve toplumun mu insanı suça yönelttiği ikilemini çözmeden linç girişimlerini önlemek zor görünüyor.Ortak irade (istenç) ve bireysel irade arasındaki karşıtlığın oluşturduğu terazinin dengesi ancak bilimsel ve çağdaş eğitimin kökleşmesiyle; demokratik ve insan haklarına dayalı hukukun yerleşmesiyle bireysel irade lehine bozulabilir. Hukuksal anlamda tanımlanmış bir suç varsa, suçu suçla önlemek olası değildir.


**


Üç kavram ele aldık: topluluk ruhu (ortak ruh), toplumsal bilinç (ortak bilinç), topluluk iradesi (ortak irade)... Üçünde de birey yitirilmiştir. Ünanimizmde, kent, bireyi var ederken başka biri yapmakta ve bir bakıma trajik bir biçimde yok etmektedir. Başka bir deyişle kent, insanı sürüklemektedir. Durkheim'de ortak bilincin yaşandığı mekanik toplumlar bireyi sürüleştirmekte, organik toplumlar kendi özüne ya-bancılaştırmaktadır. Linç olayı açısından baktı-ğımızda ise birey grup içinde kaybolmakta, grup psikolojisi içinde insanlık dışı eylemlere yönele-bilmektedir. Hiçbirinde gerçek anlamda insani öze uygun, kimlikli ve kişilikli bir birey yoktur. Kendini olduğundan farklı gösteren, böyle görünmeye zorlanan veya ister istemez öyle olmuş insanlar vardır artık...İnsanın bir birey olarak kendini ifade edemediği, duygularını yansıtamadığı, düşüncelerini açıklayamadığı zaman insan olarak yaşamanın nasıl bir anlamı olabilir!..



Kaynaklar

(1) Jules Romains. Dirilen Şehir, (Çev.: Sabahattin Eyüboğlu).
(2) Özer Ozankaya.Toplumbilim.


***
Referans: Akdağ, Bülent. “Unanimizm, Durkheim ve Linç”, İskenderiye Yazıları Dergisi. Sayı: 20, 1999.

Yetkenin Mor Yüzü


(Fotoğraf: Bülent Akdağ)


Bülent Akdağ

Hitler, savaşın Almanlar için kötüye gittiği günlerde denizaltılarını kutuplara göndererek dünyanın iç bölgesine geçip saklanabileceği boşluklar aramış. Bu fikrin zihninde bir yıldız gibi parlamasına neden olan şey ise Aristoteles’in astronomi görüşleri çerçevesinde belirttiği iç içe evrenler görüşüymüş. Gerçekten Aristoteles o vakitler ay altı ve ay üstü evreni olmak üzere iki evrenden söz etmiş. Dairesel hareketle dönen bu evrenler, Aristoteles’in sayısını kırk yedi olarak belirlediği saydam kürelerden oluşuyormuş. Yıldızların ve güneşin hareketi de ancak böyle açıklanabilirmiş; çünkü tüm gök cisimleri kürelerin üzerine yapışık durumdaymış. Sanıyorum buradan hareketle Hitler, ay altı evreninde bulunan gezegenimizin de bir matruşka gibi olduğunu düşünmüş. Yani üzerinde yaşadığımız dünyanın içinde bir başka dünya var ve onun içinde de bir başkası, diye tasarlayarak, bozulan “yetke”sini onarabileceği bir sığınak bulmak istemiş... Galiba o denizaltılar günlerce bir boşluk, bir kapı arayıp durmuşlar kuzey kutup bölgesinde ve sonuçta, “yetke”nin denizaltı subayları boynu bükük dönmüşler geri. Yani, Hitler’in kurtuluşunu sağlayamamış Aristoteles’in kuramı...Terkedilmiş paradigmalara bile tutunma gereksinimine yol açan böyle bir çaresizlik, morarmış bir yüzün sessizce yıkılışıdır aslında; içten bir çöküştür bu... Ruhun çöküşü... Güçlü görünmeyi sağlayan kaleler bir bir yıkılıvermiştir. Hiç kimse kalmamıştır etrafta. Artık bir vakitler dokunulmazlığın ve sarsılmazlığın simgesi olan iktidarların fildişi kulelerinde bir gözleri her zaman açık uyumak zorunluluğu bile bir işe yaramaz. Takke düşmüş kel görünmüştür çünkü...Görünmüştür görünmesine de insanlar nedense kelliği fark edememişlerdir. Böylece hiç vakit geçirmez sömürgeci ideoloji ve faşizme yeni formlar yaratarak ağlarını örüverir. Bataklıktan burnu görünen “insan” yine kaybolmuştur...Şimdi, insanlık tarihinin her döneminde –belki yalnızca ilkel komünaller dışında- toplu halde yaşamanın bir zorunluluğu olarak gerçekleşen bir “yetke-kamu” ilişkisine dikkati çekmek yerinde olacaktır. İlkçağ insanlarının yarattığı mitolojik Tanrılar; geçmişten günümüze evrilerek gelişen dinsel sistemler; özgürlükçü ya da baskıcı siyasal erkler; her zaman varlığını sürdüren sosyal değerler örgüsü ve toplumsal dinamizmin sacayağından biri olan hukuksal normlar; işte tüm bunlar kamusal alanda gerçeklik kazanmış yetke tarzlarıdır. Kamusal yaşam içindeki bireyin bir yetke karşısındaki duruşu anlayabilmek ve değerlendirebilmek için yukarıda belirttiğim tüm yetke örneklerini dikkate almak gerekir. Bireysel yetkenin sorgulanması ise etik ve psikoloji / sosyal-psikoloji alanlarında yapılmalıdır daha çok.Şimdi, bu yazıda ele almak istediğim temel soruları ve kavramsal çerçeveyi de çizmek gerekir artık: Yetkenin anlamı nedir ? Kamusal ya da bireysel yaşamda bir yetke olmadan yaşayabilmek olası mı? Pek çok yetke kategorisi düşünülebilir ancak burada “yetke” kavramıyla kastettiğim bir toplumsal yapıyı yöneten siyasal erktir daha çok; “daha çok” diyorum çünkü kamunun yönetilmesi bireyin de yönetilmesi anlamını barındırdığından yetke-insan ilişkisindeki “insan” kavramını hem çoğul hem de tekil anlamıyla düşünüyorum. Böylece, siyasal yetkeler karşısında bireyi ve onun psikolojik tutumlarını da tartışabilme olanağı bulabiliriz diye düşünüyorum.

Şimdi bireyin yetkeler karşısındaki durumunu gösteren bazı örneklere değinelim: Yetkeyi simgeleyen bazı nesneler bile bireysel ya da kamusal olarak bir boyun eğme davranışını ortaya çıkarıyor. Yıllar önce bir derginin –galiba Nokta dergisiydi- yaptığı araştırmada ortaya çıkan komik görüntüleri anımsıyorum: Üzerlerine Gestapo paltosu giymiş iki dergi çalışanı Sultanahmet parkında önlerine gelene kimlik soruyor ve kimliği olmayana “yere yat, bekle !” emrini veriyorlardı. İnsanlar da paşa paşa uzanıyorlardı yere. Nazi döneminde giyilen bir paltonun zaman dışılığı bile dikkatini çekmiyordu kimsenin...Akademik bir ortamda yetke olarak kabul edilen bireyler karşısında öğrencilerin tutumu konusunda seksenli yıllarda Hacettepe Üniversitesi Psikoloji bölümünde gerçekleştirilen bir sosyal-psikoloji deneyini anımsıyorum: Önce, duyuru panosuna “telepati ile ilgili olarak yapılacak deneye katılmak isteyen gönüllüler aranıyor” şeklinde bir yazı asılmıştı. Telepati, parapsikoloji, Ufo gibi olaylarla ilgilenen pek çok öğrenci deneye katılmak için başvurdu. Bir koridorda bekletilen öğrenciler sırayla deney odasına alındı. Araştırmacı – ki yaşlı başlı bir profesördü- bitişik olan yan odada bulunuyor ve deney odasına alınan öğrenciye, iki oda arasındaki duvara açılmış küçük bir pencereden başını uzatarak ne yapılacağını anlatıyor, çeşitli komutlar veriyordu. Denildiğine göre, denek odasındaki masanın üzerine monte edilmiş iki buton kablolarla araştırmacının bulunduğu odadaki ampule bağlıymış ve öğrenci masaya oturarak butona basacak ve ampulün yanıp yanmadığını düşünce yoluyla bilecekmiş. Neyse, burada önemli olan nokta araştırmacının “ bekle, otur, butona bas, devam et, dur” gibi komutlarına öğrencilerin verdiği tepkiler. Şu görülmüş ki, öğrenci dünyasında bir yetke olarak anlamlandıran bir uyarıcının verdiği emre uyma davranışı oldukça yüksek bir oranda gerçekleşmiş. Burada araştırmacının ufak bir hileye başvurduğunu da gözden kaçırmamak gerekir. İlk örnekte siyasal bir yetke, ikinci örnekte ise akademik bir yetke olmasına karşın tepki davranışları hep aynı: boyun eğme... İşte bu nokta aslında insanın yetke karşısındaki duruşunun en başta kendini algılayışında gizli olduğunun açık bir göstergesi; bir öz güvenin varlığı ya da yokluğu hem bireysel hem de kamusal “dik duruşun” ya da duramayışın nedenini oluşturuyor.Yaşadığımız toplumda bir çaresizliği ifade etmek amacıyla boynumuzu bükerek dile getirdiğimiz veya biraz da ironik bir biçimde çok kez kullandığımız ve bir söylem var: “ ne olacak bizim halimiz ? ” söylemi... Fernando Savater, “Oğluma Ahlak Üstüne Öğütler” kitabının bir yerinde Fare ve Aslan’ın birbirinden farkına değinir. Birkaç tane fark sıralar ama bence en çarpıcı olan şudur: Fare “ bana ne olacak ?” diye sorar, Aslan ise “ ben bugün ne yapacağım ?” diye... Bu, bir yetkenin içsel gücünün niceliği gerçekte. Şunu demek istiyorum, ister bireysel ister toplumsal olsun “yetke” görelidir; daha doğrusu dönüşüm olasılığını her zaman –bazen bir potansiyel olarak olsa dahi- kendine taşır. Fareler karşısında Aslan kesilenler Filler karşısında geri çekilmek durumunda kalırlar çünkü...

Neden bir yetke gereksinimi duyuyoruz ? Toplumsal ve bireysel düzlemde, bir yetkeye gerek duymadan yaşamak olası değil mi ?Şu bir gerçek ki bireysel ya da kamusal yaşamda düzen ve süreklilik arayışı, özellikle gücümüzün yetmediği durumlarda kendimiz dışında bir yetke arayışına yol açıyor. Belki yalnızca ilkel topluluk döneminde yaşanan psikolojik bir uzlaşma, içgüdülere dayalı bir birliktelik - ki bu gün çoğunlukça bir anarşi ve kaos ortamı olarak yorumlanıyor- özellikle toprağa yerleşme ve ilk kabile savaşlarının başlamasıyla yerini, toplumsal bir yetkeye, yani ilk devlet biçiminden modern devlet organizasyonuna değin topluluk ya da toplum adına hareket eden bir yönetsel güç örgütüne bırakmıştır. Rahatsız edici olan şey, yetke karşısında bireysel ya da kamusal bir boyun eğiştir... “Bağlılık” duygusunun ya da bireysel iradenin dışında, bir itaat duygusu sosyal değerlere ve hukuka nüfuz ederek gelenekselleşmiş, bireysel ve kamusal olarak kırılması gittikçe güçleşen bir zincirin halkalarını oluşturmuştur.İlkellerden günümüze kamu ve yetke arasındaki ilişkide belirleyici olan “yönetme-yönetilme” sürecinin biçimi olmuştur. Diğer bir deyişle “erk” kavramı değişik görünümlerde ortaya çıkmış ve kamunun sosyal ve dolayısıyla psikolojik yapısını kontrol altında tutan içerikler kazanmıştır. Büyücüler, din adamları, şamanlar, kabile reisleri, ihtiyarlar heyetleri, krallar, imparatorlar, başkanlar; tüm bu yetke örnekleri belki de farkına varmadan bireyin sivil örgütsüzlüğünün boşluğunu doldurmak iddiasıyla meşrulaşmışlardır. Üretim tarzının niteliğinin “yetke”nin sınırlarını ve gücünü belirleyen temel bir etken olduğunun altını bir kez daha çizelim. Daha çok, kamuyu doğal ya da sosyal tehlikelere karşı korumak, sosyal düzeni ve sürekliliği sağlamak, kabile / topluluk ya da ulusal özerklik niteliğini elde etmek, Tanrısal bir inayete sahip olmak gibi söylemlerle meşruluk kazanmaya çalışan iktidar biçimleri totaliter, otoriter, aristokratik, demokratik, oligarşik gibi kavramlarla kategorileştirilen tiplere bürünmüşlerdir.Yaşamı sürdürme isteği insanın doğasındaki en güçlü dürtü. Bir topluluk ya da toplum olarak bir araya gelmiş insanlar için bireysel varlıklarının sürekliliğini sağlayabilecek organizasyonun kurulması geçmişten günümüze zorunluluk olarak algılanmış. Yetkeye gereksinim duyulmayan bir bilinç ve kültür düzeyine ulaşmak henüz çok uzak görünüyor. “Yetkenin anlamı nedir ?” sorusunun yanıtı da yukarıda belirttiğim gibi insanın kendisini “görme biçimi”nde bulunabilir. Bu, sosyalleşme sürecinde öğreniliyor. Yetkelerle yaşamayı öğretiyor toplum bize. Sosyal yaşamda varolan yetke türleri de kendi meşruiyetlerini sağlayan ideolojik aygıtlarını oluşturuyor. Siyasal yönetimler, hukuk sistemleri, eğitim süreçleri bu meşruiyeti sağlamada en önemli etkenler. Yani, her toplumsal yetke kendi sürekliliğini sağlayabilecek siyasal ideolojileri iktidar yapıyor ve hukukunu da buna uygun oluşturuyor. Eğitim sürecinde bir hedef olarak belirlenen insan modeli de devletin kendi varlığını sürdürebilecek şekilde belirleniyor ve uygulanıyor.İnsanlık tarihine baktığımızda “yetke” kavramına olumlu bir sıfat yüklemek zordur. Çünkü hep, kontrol eden, baskı altında tutan, kısıtlayan, köleleştiren, sınırlayan bir güç olarak görüyoruz yetkeyi. Böyle olunca yetkeye karşı bir tavır geliştirme bilinci de oluşuyor doğal olarak. Yasaklananı yapma eğilimi insanın doğasında var sanki... İlkellerden günümüze toplumsal yetkeler hem “bilgi” hem de “korku” yoluyla kurulmuş. Bir yandan büyücünün, rahibin, Tanrı “kut”una sahip monarkların ve modern tekniklerle donanmış günümüz iktidarlarının sahip olduğu bilgi ağı, bir yandan da baskıya, zora ve şiddete dayanan bir sindirme politikası... Birey, yetkeye karşı duruşunda, tüm bunları hesaba katmak zorunda kalıyor ve -“nitel güç” olamamış sivil toplum içinde yaşıyorsa bir de- çoğu zaman vazgeçiyor. Ayrıca, korku öğesinin içeriğine “din” olgusunu da eklemek gerekir. Çünkü, yüzyıllar boyunca dünyanın çeşitli uygarlıklarında siyasal yetkelerin başlıca egemenlik aracı din olmuştur. Yetkeye karşı duruşunda kendisini haklı kılacak bir söylemi bir türlü tutturamayan, kendisini yetke yapabilecek içsel duyguya ve bilince bir türlü ulaşamayan “kamu”, böylece, özelikle günümüzde sermaye egemenliğinin katılaştırdığı ve sağlamlaştırdığı yetkeleri alaşağı etmenin, olanaksızlığa yakın bir zorluk taşıdığını fark edip gittikçe pesimser ve pasifist bir niteliğe bürünüyor.Yetkenin anlamı, insanın yönetilmesi olgusunun insanın özüne ait bir gerçeklik olmasında değil, tersine insani özünü sosyal ilişkileri içinde kazanan bireyin -ve kamunun- kendi kendini yönetebilecek bir modeli bir türlü uygulayamamasındadır. Platon, “yöneticiler filozof, filozoflar da yönetici olursa ‘adalet’ sağlanabilir” diyordu. Bu söz çok olumlu bir anlayışı dile getiriyormuş gibi görünse de bir yöneticinin varlığını yadsımama tutumunu da içinde barındırıyor. Bir yetkeye gerek duymadan yaşayabilmek, toplumsal-ekonomik gerekleri bir yetke hiyerarşi olmadan yerine getirebilmek bu gün için bir ütopya... Ne böyle bilince sahip insan oluştu ne de bunun koşulları... Gelecekte ne olur bilinmez. Toplumsal sınıflar ötesi bir modelle gerçekleşebilir belki, belki de mutlak bir Tanrı inancına dayalı hoşgörü toplumuyla. Ama her iki modelin de üretimin planlanmasında ortak kararlara dayanabilecekleri bir üstün teknoloji döneminde olmaları gerek.Ayrıca ilkel komünallerdeki gibi bir psikolojik iç uzlaşmayı sağlayabilecek bir ilişkiler örgüsünün ve komplekslerden arınmış ve doygun bir insan topluluğunun oluşması gerekiyor. Tüm bunlara tanık olacağı dönemlerde dünya gezegeninin epeyce yaşlı olacağını söylemek bir karamsarlık olmasa gerek...

Şimdilerde yapabildiğimiz tek şey yetkelerin morarmış yüzlerine geçirdikleri maskeleri ezberlemekten öteye gitmiyor. Son ezberimizi Ağustos ayının son günlerinde yaptık. Körfez depreminden sonra televizyon ekranlarında, gazete fotoğraflarında bir kez daha gördük yetkenin morarmış yüzünü... Bu bir yüz kızarıklığı değildi, buna eminim, bu kırmızının en koyu türüydü. Bu bir morluktu...


***
Referans: Akdağ, Bülent. “Yetkenin Mor Yüzü”, İskenderiye Yazıları Dergisi. Sayı: 23, 1999.